YAZAR: Zeynep KUH

“Tez her zaman yazılır ama Fas’a her zaman gidemezsiniz” cümlesi ile başladı bizim Fas’a yolculuğumuz. İki yüksek lisans öğrencisi ne pasaportumuz var ne paramız ne de kongreye yollayabileceğimiz bir bildirimiz ama olsun biz bir kere yola çıkmaya karar vermiştik ne önemi var böyle küçük ayrıntıların 🙂 Yok evet haklısınız öyle olmuyor tabi. BAP’tan aldığımız parayla uçak biletlerimizi aldık. Çalışmalarımızı hazırladık ve uzun uğraşlar sonucu gri pasaportlarımızı (bir öğrenci için gri pasaport önemli) koyduk cebimize yola çıkacağımız günü bekliyoruz.

Beklemek dediysem de yanlış anlaşılmasın tabi on yedi kişilik whatsapp grubu kuruldu, gezi planları ve görev dağılımı yapıldı, grupta her gün bir bilgi akışı mevcut.. Hangi şehirde nerelere dokunacak ellerimiz, hangi yemeklerin tadına varılacak, hangi otellerde günün yorgunluğu atılacak vb. şeyler.. Yol arkadaşları güzelse yol da güzel olurmuş ya hani bizim yol arkadaşlarımız bu sefer hocalarımız olacaktı ve bunun heyecanı bir hayli fazlaydı.

Isparta’dan Antalya’ya, Antalya’dan İstanbul’a, İstanbul’dan Atina’ya, Atina’dan Kazablanka’ya (siz okurken yoruldunuz bir de bizi görseydiniz) doğru çıktığımız içi bizi dışı sizi yakan yolculuğumuzda son durağa gelmiştik. Gece üç gibi hiç bilmediğimiz bir coğrafyanın tam da ortasındaydık. “Fas burası mı?” olmuştu bu diyara dair kurduğum ilk cümle. İkincisi de,  saatlerce bizi gitmek istediğimiz otele götüremeyen taksi şoförünün telefonda konuştuğu kişiye “Nereden bulaştırdın bizi bunlara” (Arapça) dediğini anlağımda, “Ee ben bu insanları anlıyorum!” olmuştu. O an ki tarifsiz yorgunluğuma vermiştim bu tuhaf anlaşılmayı.

İlk durağımız Kazablanka’ydı.. Önce bu şehrin bilinmezliklerini bilinir kılacaktık kendimize. Ama bunun için bir vasıtaya ihtiyacımız vardı evet. Önceden ayarlanmış olan araç geldi ve bizim bu on yedi kişilik yolculuğumuza biri daha eklenecekti ‘Hayye Bilal’. Başta bizi pek kabullenmek istemese de zamanla çocuklarının fotoğraflarını bizimle paylaşacak kadar bir gönül bağı kurmuştuk. Hani bazen dalıp gidersiniz ve yıllar önce yollarınızın kesiştiği insanları hatırlar acaba şimdi ne yapıyor diye düşünürsünüz ya ‘Hayye Bilal’ de benim için öyle biri oldu. Sahi ya acaba şu an ne yapıyordur. Ne yapıyor bilmiyorum ama umuyorum ki hayat bütün güzelliklerini ona ve ailesine sunmuş olsun.

Hayye Bilal ile kurduğumuz o gönül bağını ben yolculuğumuz sonunda büyük önyargılarla gittiğim Fas ile de kurmuştum. Ahh şu önyargılar.. İnternette her şeyle ilgili bilgi olduğu gibi elbette Fas için de vardı. Bütün gerekli bilgileri toplayıp gitmiştik. İnsanları dolandırmaya çok müsait olduklarını, çok barbar olduklarını, fakir bir ülkenin en fazla ne kadar iyi şartlar sunabileceğini ve daha bir sürü şey.

Fas.. Ahh Fas.. Ne garip memleket. Siz düşünün ki her şehri farklı bir renk. Bunu tasvir yapmak için söylemiyorum. Evet evet! Her şehri farklı bir renk. Kırmızı Marekeş, Mavi Şafşavan, Sarı Fes, Beyaz Kazablanka.. Bir şehir taksi renginden tutun binaların yapısında kullanılan kuma kadar aynı renk olabilir mi? Evet oluyormuş. Her gün bir sonraki gün hangi renkli dünyada açacağız gözlerimizi diye bekliyordum ve her gün dünya usanmadan farklı bir renk oluveriyordu. Yoksulluğun buram buram hissedildiği, yaşam koşullarının olabildiğince zorlu olduğu, sokaklarda takma diş satacak ya da bunları satın alacak kadar çaresiz insanların yaşadığı bir diyarda siyah rengin dışında her türlü renge yer vardı. İnternette yazan o fakir bir ülke en fazla ne kadar iyi şartlar sağlayabilir sorusuna cevabım yoktu belki ama fakir bir ülke her türlü olumsuzluğa rağmen siyah olmamanız gerektiğini anlatabiliyordu.

Fas’tan bana kalan kelimelerden biri de “Bab” (Kapı) oldu. Her şehirde bu “Bab”ların ardında devasa büyüklükte yapılar ve güzellikler saklıydı. Garip memleket diyorum ya bir garipliğini de burada hissetmiştim. Güzelliklerin o kapılar ardında saklanıp şehir insanının en fazla o kapılara bakabiliyor olmasıydı.

Bu yolculuğa Fas’ı keşfetmek için çıkmıştık ama ben burada kendimi de keşfettiğimi fark ettim. Bir lisan bir insandır ya hani ben hep kendimi bir buçuk insan sanıyordum. Ama nereden bilebilirdim çocukluğumda babaannemin anlattığı masallarda kullandığı dili dünyanın diğer ucundaki insanların da bilebileceğini. Türkçe bile pazarlık yapamayan ben Mağrip (Fas)’lerde Arapça pazarlık yaparken buldum kendimi. Kendimi tanıyamadığımı söylemiştim sanırım. Barbar olduklarını okuduğumuz o insanların, birbirlerini incitmeyecek naiflikte bir dil kullandıklarını, mesela “Görüşürüz” yerine “Ölmüşlerine rahmet” dediğini yazmıyordu ama o internet sayfaları.

“Coğrafya kaderdir” sözünü pek severim. Fakat ben bunun sadece insanlar için kullanıldığını sanıyordum. Meğerse kedilerin de kaderi coğrafyalarına göre değişiyormuş. Yoksul bir ülkenin insanının kedisi de yoksul oluyormuş. Bir deri bir kemik, hastalıklı kedilerle doluydu buralar. Doluydu evet 🙁 Bir gün internete Fas’a dair bir bilgi yazmam gerekirse ilk söyleyeceğim şey ‘Kediden korkuyorsanız sakın Rabat’taki Endülüs Bahçesi’ne gitmeyin. Ben ettim siz etmeyin”.

Denizin olduğu bir memlekette doğup büyüdüyseniz bir yanınız hep deniz hasreti çekermiş. Deniz kokusunu biliyordum da acaba okyanus nasıl kokuyordu? Suyu nasıldı? Rengi nasıldı? Havası nasıldı? Bu sorularımın cevabı Fas’taki son durağımız Tanca’da gizliydi. Atlas Okyanusu ile tanıştık orada. Okyanusu ayrı okyanus, havası ayrı havaymış 🙂

Okyanus kokumuzu da aldığımıza göre artık kendi diyarımıza yol alma vakti gelmişti.  Mağrip.. Ahh garip Mağrip.. Bizler seni her daim anacağız. Kim bilir belki yediğimiz bir yemeğin fazla gelmiş baharatında, gittiğimiz bir ülkenin ansızın yağan yağmurunda çantamızdan çıkardığımız yağmurluğumuzda ya da harika meyvelerden oluşan bir meyve suyunun o tarifsiz tadını aldığımızda.. “Ölmüşlerine Rahmet” Mağrip..

Dilerim bu satırlara yolu düşen sizlerin bir gün Fas’a da yolu düşer.