YAZAR: Fatma KAYA

Giriş

Yeni bir ülkeye doğru yol alıyorduk. Fas’a gidecektik. Hakkında bir sürü şey okumuş, fotoğraflardan fikir sahibi olmaya çalışmıştık. Ama her yolculukta olduğu gibi bu yolculukta da bizi gerçekten nelerin beklediğini bilmiyorduk. Okuduklarımızla gördüklerimiz birbiri ile aynı olacak mıydı? Belki de bildiğimizi zannettiğimiz şeyler bizi şaşkınlığa uğratacaktı. Tüm bunların heyecanı ile yola koyulduk. Uçağımız Atina aktarmalıydı. İlk olarak Isparta’dan Antalya’ya Antalya’dan İstanbul’a ve İstanbul’dan da Atina’ya geçecektik. Başlangıç yolumuz yorucu ve uzundu. Ama Kuzey Afrika’ ya gidecektik. Bambaşka bir coğrafya keşfedecek, yeni yüzler görecektik. Belli ki heyecanımız yorgunluğumuzu bastıracaktı.

Antalya-Isparta-İstanbul yolunu sorunsuzca aşıp Atina’ya ulaştık. Yaklaşık 7-8 kişilik bir grup olarak birlikte Kasablanka havalimanına daha önce inecektik. Geceyi hava limanında geçirmektense yolun yorgunluğunu atıp bir otelde dinlenelim. Sabahta arkadan gelecek diğer grupla buluşup çizdiğimiz rota doğrultusunda gezimize başlayalım diye düşündük. Ama evdeki hesap çarşıya uymamıştı. Bizi bekleyen küçük sürprizden henüz haberimiz yoktu. 🙂

Kasablanka’ya erken iniş yapan grupla beraber büyük bir heyecanla havalimanının dışına doğru çıkmaya başladık. Planımız taksi tutup, internet üzerinden ayırttığımız otele doğru yola çıkmaktı. Sonrası kaç saattir yatak yüzü görmeyen bedenimizi otel odasındaki yatağımıza huzur içinde bırakmaktı. Havaalanından bir grup olarak çıktığımızı gören taksiciler adeta etrafımızı sarmıştı. Taksici olduğunu düşündüğümüz biriyle ne kadara götüreceği, nereye gideceğimiz hakkında konuşup anlaşmıştık.

Biz valizlerimizi alıp dışarı çıkana kadar o adam ortadan kaybolmuş, etrafımızı başka taksiciler sarmıştı. Onun dolandırıcı olduğunu gerçek yasal taksicilerin kendileri olduğunu söylüyorlardı. Bunlar diğer adamdan biraz daha pahalı bir fiyat istemişlerdi. Gecenin yarısı bilmediğiniz bir ülkede, bir grup yabancı olarak yasal bir taksiye binmemiz çok daha mantıklıydı. Kabul ettik. Taksiye bizimle beraber bir grup insanla gitmiştik. Sizinle yanınızda giden insanlar valizini elinizden alıp taksiye kadar taşıyorlar. Sonra da dönüp ücret talep ediyorlar. Elbet her hizmetin bir bedeli var. Sadece insanların onlardan yardım talep etmediğiniz halde size yardım etmeleri ve ardından bu yardımın karşılığı olarak ücret talep etmelerini yadırgamıştık. Ortam karışık, hava karanlık ve biz yorgunduk. Grup olarak iki tane taksiyle yola çıkmıştık. Her şey güzel başlamıştı. Taksicinin İtalyanca dâhil pek çok dil bilip İngilizce bilmemesi bizi şaşırtmıştı. Bizim de anlaşacağımız dil İngilizceydi. Çat pat bir şekilde telefondan otelin olduğu adresi gösterdik. Taksicinin birisi adresi bildiğini ima ederek başını salladı. Güvendeydik ve doğruca otele gidecektik. Epey bir yol gittikten sonra otelin olduğu bölgeye gelmiştik. Bunu taksicinin aynı sokak etrafında dönüp durmasından hatta bulamadıkça oflayıp puflamasından anlamıştık. Otelin bulunduğu sokaktaydık ama oteli bulamıyorduk. Aynı sokağın etrafında dönüp duruyorduk. En son otelin internet üzerindeki numarasını aramaya karar verdik. Telefonu da daha iyi anlaşabilmeleri için taksiciye verdik. İkinci sürpriz telefon numarası kullanılamamaktaydı. Değişik insanların sağda solda yattığı pek de tekin olmayan sokaklar, adresi ve numarası bulunamayan otel ve artık aralarında ne konuştuklarını bilmediğimiz ama beden dillerinden gerilmeye başladıklarını anladığımız iki taksiciyle gecenin bir yarısı Kasablanka sokaklarında kalakalmıştık. En sonunda en güvenli yerin havaalanı olacağına karar verip geri dönmek istediğimizi söyledik. Ama taksiciler bizi orada bırakmaya kararlıydılar. Aslında bizi bıraktıklarında dönecekleri yer yine havaalanıydı. Ama anladığımız kadarıyla bizi geri götürürlerse ekstra ücret almak istiyorlardı. Başka bir çaremiz yoktu ve kabul ettik. Tekrar havaalanına iniş yaptığımızda iki taksicinin birbirlerine müthiş bir mutlulukla bakıp “nasıl aldık ama bu parayı” der gibi sakallarına sürerek gittiklerini gördüm. İlk izlenimim ciddi anlamda olumsuzdu. Evet, Kasablanka’ya hoş gelmiştik. Ama hoş bulmuş muyduk emin değildim!

Havaalanına geldik. Kendimizi çok daha güvende hissediyorduk. En iyisinin havaalanında beklemek olduğunu düşünerek kendimizi teselli ediyorduk. Havaalanında mis gibi koltuklar vardı. Oralarda oturup fevkalade dinlenebilirdik. Tabi ya! En güzeli. Peki, havaalanı görevlileri de bizimle aynı fikirde miydi? Elbette hayır. Tekrar giriş yapıp aynı kontrollerden geçtikten sonra bizi ilk iniş yaptığımız bölgeye almadılar. Görevli karşımıza dikildi ve “la müşkil” dedi. Anladığım kadarıyla giriş yapabilmemiz geçerli bir sebebe ihtiyacımız vardı. İnternet üzerinden tutup ön ödemesini yaptığımız otel ve numarası sahte çıkmıştı. Taksiciler bizi resmen dolandırıp bir sürü de stres yaşatmışlardı. Hat almamız gerekiyordu ve telefon hatlarının satıldığı yer de bizi almadıkları bölgedeydi. Birbirimizle ve ailemizle iletişim kurabileceğimiz tek yol internetti ve internetimizde yoktu! Bundan ala sebep mi olur memur bey! Ama derdimizi anlatamıyorduk. Pek fazla İngilizce bilen yok. Fransızcanız varsa bu ülkede çok daha rahat edebilirsiniz. Bizim gruptan Arapça bilen bir arkadaşımız vardı. O olmasa ne yapardık gerçekten bilmiyorum. Ona bütün sebeplerimizi sıralattık. Fakat görevli “la müşkil” dedi başka bir şey demedi. En son içeriye girmemiz için gerekli sebeplere ikna olur gibi oldu. Oradaki başka bir görevliye sordu. Diğer görevlinin de tavrı netti. Giremezdik. Bizim bulunduğumuz bölge pek konforlu bir alan değildi. Hatta biraz soğuktu da. Gezi demek her zaman bir sürprizlere açık olmak demekti. Bunun farkındaydık. Ama yine de üst üste yaşadığımız aksilikler üzerine 2 gündür yatak yüzü görmemiş olmanın verdiği yorgunlukla beraber ağır gelmişti. Daha sonra grubun diğer yarısı da Kasablanka havaalanına iniş yaptı. Çölde su bulmuş gibiydik. Bir süre de onlarla beraber havaalanında havanın aydınlanmasını bekledik (Resim 1).

Resim 1: Havalimanında havanın aydınlanmasını beklerken 🙂 5. Muhammed Havalimaı- Kazablanka.

İlk olarak Kazablanka’yı gezecektik. Bir servis kiralamıştık. Hep birlikte servise bindik. İlk işimiz telefon hattı olayını çözmekti. İnternetimiz olmadan yol bulmamız ve sağlıklı bir şekilde gezebilmemiz mümkün değildi. Yine servisimize şoförden hariç kim olduğunu bilemediğimiz birisi yolculuğumuza eklenmişti. 🙂  Biz bir gün önceki geceden bu duruma aşinaydık. Birisi yine biz talep etmeden bize yardımcı olmaya çalışıyordu. Bu kimliği belirsiz yabancı bir süre bizimle beraber gezdi. En sonunda onu nazikçe uğurladık. )  Çarşı da gezerken insanlar size yol göstermek için önünüze düşüyor. Başta bunun yabancı bir turiste yardım olduğunu düşünüyorsunuz Ama hemen ardından ücret talep ediyorlar. Hatta bir arkadaşımız çarşıda küçük bir sokak kedisini sevmek istedi. Orada ki satıcı durumu fark edip kediyi sevmesi için tuttu. Sonrası malum. Elini açıp para istedi. Tabi ki tüm coğrafya halkı böyledir diye bir sonuç çıkarılamaz. Sonuçta henüz yeni gezmeye başlamıştık. Sadece alışık olduğumuz bir durum değildi ve yadırgıyorduk. Her zaman yeni bir coğrafyaya adım attığımızda yaptığımız gibi burada da yargılamak yoktu. Anlamaya çalışmak vardı. İlk durağımız Atlas Okyanusu’nun kıyısındaki Hasan II Camii oldu. Aynı anda yüz bin kişiden fazla insanın ibadet edebildiği kocaman bir camii burası. 1993 yılında Fransız Mimar Michel Pinseau tarafından tasarlanmış. Bir kandil günü hem de Cuma vakti bu camiyi ziyaret ediyor olmak güzeldi (Resim 2). Fas da ezanın makamı çok farklıydı. Bizimkilere benzemiyordu. Abdest alma kültürleri de değişikti. Çeşmelerden bolca su akmasına rağmen yine de akan suda değil de suyu bir kaba biriktirerek abdest alıyorlardı. Sanırım çöl kültüründen kalma bir alışkanlıktı.

Resim 2: Hasan II Camii.

Bu görkemli yapının geniş avlusunda bir süre vakit geçirdikten sonra servisimize bindik ve Marakeş’e doğru yola koyulduk. Kaç gündür aktarmalı olarak seyahat ediyor ve havaalanlarında bekliyorduk. Hala yatak yüzü görmediğimizden dolayı tam anlamıyla bitmiştik. Servisle ne kadar gittik bilmiyorum. O kısım bende yok. 🙂 Geldik dediler ve gözlerimi açtım. Aman Allah’ım sonunda bir otel. 🙂 Giriş yaptıktan sonra doğruca odalarımıza geçtik. Hani bazı uykular çok tatlıdır. Sadece başınızı yastığa koyduğunuzu hatırlarsınız. Bu uyku da o türden olmuştu. Sabah sözleştiğimiz saatte serviste olmak için erkenden kalktık. Dinlenmiştik. Gezmeye ve keşfetmeye hazır hale gelmiştik. Üç günlük yorgunluğu üzerimizden attığımız bu güzel gündeki durağımız Fas’ın simgesi haline gelmiş olan Marakeş şehriydi. Marakeş kültürel dokusu bozulmamış şehirlerden biri. Sabah erken saatlerde Le Jardin Majorella bahçelerine giriş yaptık. Çıkıştaki upuzun giriş sırası kuyruğunu görünce: “iyi ki de erken gelmişiz” dedik. Sizi buraya girişte kocaman upuzun ağaçlar ve dünyanın pek çok farklı yerinden getirtilmiş kaktüsler karşılıyor. Fas ile bütünleşmiş mavi bir mimari hakim. Burada her kapının, her duvarın önünde fotoğraf çekilebilirsiniz. Zaten müthiş bir fotoğraf sırası var. Her milletten insanın olduğu değişik bir atmosfer. Bu yapı Jacques Majorelle tarafından tasarlanıp sonrasında Yves Laurent tarafından satın alınıp bahçe ve müzeye dönüştürülmüş. İçeride fotoğraf çekmenin yasak olduğu, Berberi kültürüne ait ögelerin sergilendiği müzeler var(Resim 3). Memnun ve mutlu ayrılıyoruz buradan.

Resim 3: Le Jarden Majorella

Sırada Marakeş’in en önemli ve görülmeye değer yerlerinden biri de Jemaa el-Fena Meydanı var. Bu meydan size başka bir zamana ışınlanmışsınız hissi veriyor. Kesinlikle bambaşka bir dünya. Kobra oynatanlar, bir tarafta dans edenler, hint kınacıları, açık hava kuaförleri, takma diş satanlar, salyangoz satıcıları hatta büyücüler. Özellikle kobra oynatan insanlarla ilgilendiğinizi belli eder, göz teması kurarsanız birinin sizin omzunuza usulca bir kobra bırakması an meselesi. 🙂 Öyle bedava fotoğraf çekmenizi de istemiyorlar. Tabi biz ilk başta bu kuralı bilmediğimiz için hemen telefonlarımıza sarıldık. Bazen sert bir şekilde uyarıyorlar. Bazı satıcılar peşinize takılıyor. Ama günün sonunda, ben nereye geldim? burası nasıl bir dünya? diyecek kadar şaşırmış oluyorsunuz (Resim 4.5.6.7).

Resim 8: Jemaa el-Fena Meydanı genel görünüş

Fas’ın önemli simgelerinden biri de tabakları( Resim 9). Farklı renk ve desenlerde bu tabaklar tamamen el yapımı. İsterseniz tabak olarak kullanın, isterseniz dekoratif olarak duvara asın. Sıkı bir pazarlıkla uygun fiyatlara satın alabilirsiniz. Bu arada Fas’ a gelmeden önce bilmeniz gereken bir şey daha var. Pazarlık. Burada pazarlık yaparak ciddi anlamda fiyatları düşürebilirsiniz. Metrelerce uzaklaşmış olsanız bile bazen satıcıların arkanızdan gelip: “tamam senin dediğin fiyat olsun” dediklerine şahit olabiliyorsunuz.

Resim 9: Fas’ın simgesi el yapımı tabaklar.
Resim 10: Bu da benim üç kıta sırtımda taşıdığım canım tabağım. Gelene kadar kırılmış. Siz tabağınıza iyi bakın 🙂

Marakeş şehrindeki bu büyülü yolculuktan sonra sıradaki şehrimiz Beni Mellal. Küçük bir şehir. Tarihi bir kalesi var. Kalenin üzerinden baktığınızda kocaman ağaçlık alanlar göze çarpıyor. Biliyorum Afrika deyince genellikle hepimizin gözünde çöl canlanıyor. Bol bol deve göreceğinizi zannediyorsunuz. Biz süremiz yeterli olmadığı için çöl turu yapamadık. Elbet ki Fas’ta çöl var. Develer de var. Ama öyle zannettiğiniz gibi her yerde değiller. Şaşırtıcı şekilde çok fazla yeşillik alan var. Biz çöl iklimi bekleyip incecik kıyafetler almışız. Ama gezimiz boyunca yağmur yağdı. Bu süreçte yağmurluklarımız bizim en yakın arkadaşımız oldu desem abartmış olmam. 🙂 Beni Melal’deki kale de asker uğurlaması varmış. Bir grup insan yöresel çalgı aletlerini çalıp dans ediyorlardı. Biz de bu şenliğe denk gelmiştik. Bir süre onların söylediği şarkılar eşliğinde kaleden şehri izlemeye devam ettik.

Resim 11: Beni Melal’deki kaleden görünen manzara. Afrika’da şaşırtan yeşillik.

Akşamında Beni Melal de bir otele ulaştık. Otel beklediğimizden çok daha güzeldi. Yine her akşam olduğu gibi doğruca odalarımıza çıktık. Sabah kalktığımızda aşağıda harika bir kahvaltı bizi bekliyordu. Çalışanların nezaketi, hizmeti de gayet yerindeydi. Hatta Türk olduğumuzu anladıktan sonra lobide tatlı tatlı Türkçe şarkılar çalmaya başladılar. Geçirdiğimiz ilk geceden sonra bu detaylar bizi mutlu etmeye başlamıştı. Her şey sandığımız kadar da kötü değildi.

Beni Melal’den sonraki durağımız Meknes şehriydi. Meknes’e dair aklımda kalan şey çok fazla yağmur yağıyor olması ve pek çok yerin kapalı ya da tadilatta olmasıydı. Meknes’ten sonra Fes şehrine geçiş yaptık. Fes şehri dar sokakları, kendine has mimarisiyle kültürel dokusu bozulmamış “medine” diye adlandırdıkları şehirlerden biriydi. Burada çarşıda pek çok sokak satıcısı var. Tatlı ve meyve satıyorlar. Bunlardan bir tanesi de “hermuşa meyvesi”. Daha önce hiç görmediğim bir meyve. Bu coğrafyaya has olmalı. Kırmızı bir dış kabuğu var. Satıcı bu kabuğu sizin için soyuyor. İçinden kırmızı yuvarlak bir meyve çıkıyor. Bu meyveyi kürdana takıp size ikram ediyorlar. Dilinizi kıpkırmızı yapan enteresan bir meyve. Yiyen insanlardan çekirdekli, diline batıyor, pek tadı yok gibi şeyler duyunca ben tadına bakmadım. 🙂 Ama beğenip birkaç tane yiyenler de oldu. Şehirdeki çarşı turumuzla beraber Fes’te pek çok yapı da gezdik. Burayı bu kadar kıymetli yapan şeylerden biri de dünyanın ilk üniversitesinin burada olması. Üniversite 859 yılında Fatma el Fihri tarafından Fes’te kurulmuş. Üniversitenin cami kısmına geçerken ortada zemini mermer, üzeri açık bir iç avlu var. Bu kısımdan geçerken yalınayak olmanız gerekiyor. Ortada küçük bir çeşme ve havuzu var. Burayı ziyaret ederken yağmura yakalandık. İç avluya açılan üzeri örtülü mekânlardan yağmuru izledik. Gök gürültüsü eşliğinde avluya düşen yağmur damlalarının sesini dinledik. İnsan buralardan kimlerin gelip geçtiğini düşündükçe içinde derin bir yolculuğa çıkıyor. Güzel bir atmosferi var.

Şimdi de Fes’ in meşhur dar sokaklı çarşılarını gezmeye devam ediyoruz.  Sadece insanların geçebileceği kadar bir genişlik var. Aracın girmesine imkân yok (Resim 12). Burada dikkat etmeniz gereken bir başka şey ise navigasyonun bu yolları algılamıyor olması. Grup halinde geziyorsanız gruptan ayrılmamaya dikkat edin. Tüm sokaklar birbirine benziyor gibi. Bir kere kaybolursanız yolunuzu bulmanız zaman alabilir. Bu dar sokaklarda karşılıklı olarak deri ayakkabı ve terliklerin satıldığı dükkânlar var. Sıra sıra onlarca terlik ve ayakkabı. Burada ilk fark ettiğim şey satıcıların telaşsızlığıydı. Sokaklar dar. Pek çok insan hareket halinde. Fakat kargaşa yok. Yan yana sıralı dükkânlar. Hepsinin içince deri terlik ve ayakkabı var. İlk baktığınızda bütün dükkânlardaki ürünler birbirine benziyor gibi geliyor. Ama bir dükkânda beğendiğiniz terliği ya da ayakkabıyı diğer dükkânda bulamıyorsunuz. Çünkü o benim tasarımım diyor dükkân sahibi. Ama illa benden al demiyor. Oldukça sakinler. Marakeş’deki kargaşa, peşinize takılan satıcılar, size yardım edip para talep eden insanlar burada yok. Algımız değişiyor tekrardan.  Sahi nasıl bir ülke burası? Genel bir yargıya varmak için birkaç yer gezip görmek yeterli mi? Bir şehirde yaşadığın olumsuzluğu koca bir ülkeye mal etmek ne kadar doğru? Zihnimden bu sorular gelip geçiyor. En iyisi tüm önyargıları bırakıp keşfetmeye devam etmek. Grup halinde dağılmadan bu sokakları geçtikten sonra hızla meşhur tabakhaneye doğru yola koyulduk. 🙂  Burayı İnstagram’da görmüştüm. Sıra sıra çukurlarda çikolata renkli sıvılar vardı. Çok tatlı bir yer gibi görünüyordu. Tabi ki İnstagram’ın karşı tarafa kokuyu da iletme gibi bir özelliği yok. 🙂 Burada sizi müthiş bir koku karşılıyor. Son derece ağır. İlk karşılaştığınızda çok daha ağır geliyor. Ama zamanla burun alışıyor sanırım. Elinde nane yaprağı olan turistler görmek mümkün. Koku fazla rahatsız ettiğinde bu nane yapraklarını koklayabiliyorsunuz. İşçilerin çalışma şartları ağır görünüyor. Deriler hayvan dışkılarıyla yıkanıyor. Pek çok işlemden geçiyor. Tabakhanenin hemen yanında deri çanta ayakkabı gibi ürünlerin satıldığı dükkânlar var. Derinin ana vatanına geldik diye fiyatları uygun zannetmeyin. Aksine turistlik bir yer olduğu için fiyatlar diğer çarşıdaki ürünlere göre çok daha pahalıydı. Deri ürünleri kullanırken dikkat ermeniz gereken bir başka önemli nokta ise onları su ile temas ettirmemek. İlk birkaç su ile temasında etrafa ciddi bir koku yayıyor. Biz bunu bilmediğimizden, bütün gezimiz de yağmur altında gerçekleştiği için bir heves satın alınıp takılan deri çantalar tüm servisin içini tuhaf bir kokuya boğmuştu. 🙂 Aklınızda bulunsun.

Resim 12: Fes’in dar sokaklı çarşıları.

Çarsıdaki turumuz sırasında acıkmaya başlamıştık. Başka bir ülkeye gittiğinizde sizi düşündüren şeylerden biri de gittiğiniz ülkedeki yemek kültürü. Fas da pek çok ülkede olduğu gibi her çeşit yemek bulabilmek mümkün. Fast food yiyecek satan yerler olduğu gibi okyanus kıyısında balık yiyebileceğiniz yerler de mevcut. Ama insan farklı bir coğrafyaya gittiğinde oraya has geleneksel yemeklerini tatmak istiyor. Genellikle et ağırlıklı beslenen bir ülke. Bizim yemek kültürümüzle kıyaslayınca çok fazla baharat kullanıyorlar. Sadece Cuma günlerine özel pişirilen “kuskus” adında bir yemekleri var. Başka günlerde bulmak pek mümkün değil. Bir türlü ulaşamadığımızı için mi bilmem bu yemek bizde çok fazla merak hissi uyandırmıştı. 🙂 Fes’te sokak aralarında et yemeği satan yerler var (Resim 13). Evet, bildiğiniz sokaktan simit alıp yer gibi burada da et alıp yiyebiliyorsunuz. Biz bu duruma alışık olmadığımız için grup olarak zar zor bir yer bulup oturmayı tercih ettik. İtiraf ediyorum başta çok önyargılı yaklaştım. Sokak ta et mi satılır? Eti nasıl saklıyorlar? Kesin bozulmuştur! Bunun gibi aklımdan bin bir türlü düşünce geçmişti. Ta ki eti tadana kadar. Et yumuşacık pişmiş ve çok lezzetliydi. Bunda coğrafyanın havasının, suyunun, serbest şekilde otlanan hayvanlarının payı büyüktü elbet. Bu kadar lezzet beklemiyordum ve şaşırmıştım. Fes sakinliği, değişik dar sokakları ve lezzetli et yemekleriyle benden tam puan almıştı. Sanırım Marakeş’ten sonra en beğendiğim şehir burası olmuştu.

Resim 13: Görüntüsü salaş ama lezzeti harika et yemekleri.

Festen sonraki durağımız ise Rabat. Rabat Fas’ın başkenti. Girişten itibaren şehir başkent olduğunu size hissettiriyor. Modern bir şehir. Kültürel bir doku hâkim değil. Burası aynı zamanda kongrenin yapılacağı üniversitenin olduğu yer. Kongre alanına doğru yola çıktık. Kongredeki sunumlar bittikten sonra kongreye katılan katılımcılarla birlikte topluca bir yemek yedik. Bizim oturduğumuz masa tamamen Faslı yüksek lisans, doktora öğrencileri ve üniversitenin akademik personelinden oluşan bir masaydı. Gruptaki Arapça bilen arkadaşımızda bizimle aynı masadaydı. Yemek boyunca konuştuk (Resim 14). Onlara Türkiye deyince akıllarına neler geldiğini sorduk. Aldığımız cevap Murat Alemdardı. 🙂 Bizim Kurtlar Vadisi dizisinin meşhur karakteri “Polat Alemdar”  burada “Murat Alemdar” olarak çevrilmişti. Belli ki ortalığı kasıp kavurmuştu. Çünkü insanlar çarşıda bizim Türk olduğumuzu anladıklarında hep Murat Alemdar, Hasan Şaş gibi isimler söylüyorlardı. Hatta ilk gün yaşadığımız taksi macerasında, taksicinin birinin telefonun zil sesi Kurtlar Vadisi dizisinin jenerik müziğiydi. Gerisini siz düşünün. 🙂 İnsanlar çok samimi ve sıcaktı. Onlar da bize Fas’ı nasıl bulduğumuzu en çok hangi yemekleri sevdiğimizi sordular. Yemekler ortaya geliyor ve tek bir tabaktan yeniyordu. Hatta bir tane üniversite hocası bize: “hadi hadi hem yiyin hem konuşun” diyerek önümüze et parçaları koyuyordu. Sanki resmi bir yerde yemek yiyormuşuz gibi değil de dostlarla bir sofrada buluşmuş gibiydik. Bir sürü farklı insan tek bir sofrada. Böyle her şey ne kadar da güzeldi. Fas’ın bir diğer önemli içeceği tartışmasız nane çayı idi. Keskin ve acı bir tadı var. Şekersiz içmek ilk başta birazcık zor. Ama zamanla alışıyorsunuz. Bizim alıştığımız tarzda çay kültürü burada yok. Otellerde İngiliz çayı diye istediğinizde size sallama çay veriyorlar. Nane çayı yukarıdan köpürtülerek dolduruluyor. Hatta bazı mekânlardaki garsonlar size ne kadar yüksekten bu çayı dökebileceklerine dair şov bile yapıyorlar. Kongrenin yapıldığı üniversitede de çay molalarında da hep nane çayı ikram ettiler. Uçaktan ilk indiğimizde de bizi bu nane çayıyla karşılamışlardı. Belli ki buranın önemli bir içeceğiydi.

Resim 14: Faslı arkadaşlarla yemekteki muhabbetimiz 🙂

Sırada çok heyecanlı bir yer vardı. Masmavi evlerin olduğu mavi şehir Şafşavan. Fas diyince akla gelen ilk yerlerden biri. Fas’ın çok önemli bir simgesi. Çoğumuz en güzel kıyafetlerini burası için ayırmıştı. Burada harika fotoğraflar çekeceğimize emindik. Ama öncesinde bizi Akshour Şelalesi’ne giden zorlu bir yol bekliyordu (Resim 15). Sanırım bu kadar tırmanacağımızı hayal etmemiştik. Gruptan bazıları nefes nefese kalıp geri döndüler. Bende nefesimin kesildiği yerlerde geri dönmeyi düşündüm. Ama bu kadar yol gelmiştim. Belki de çok az kalmıştı. Yukarı çıkmazsam neyi kaçıracaktım gibi düşünceler zihnimde gelip gitti. Diğer grup üyeleri ile beraber devam ettim. Başardık. Sonunda şelaleye ulaşmıştık. Yukarıda bir köprü var. Bu köprü alt tarafından da harika şeklide fotoğraflanabiliyor. Gidecekler için köprüyü aşağıdan fotoğraflamak da alternatif olarak bir köşede bulunsun. Burası da yemyeşil ağaçların olduğu, şelalelerin aktığı, zihnimizdeki Afrika resmine tamamen aykırıydı. Zirvede serin havada biraz soluklandıktan sonra aşağı inmeye başladık. İniş çıkıştan kesinlikle çok daha kolaydı. Sanki bütün gücümüzü bu tırmanışa harcamış gibiydik. Ama sırada heyecanla beklediğimiz Şafşavan vardı.

 

Resim15: Akshour şelalesine doğru tırmanırken.

Şelale gezimiz bittikten sonra Şafşava’na doğru yola koyulduk. Bir hayli yorulmuştuk. Ama mavi şehir bize yorgunluğumuzu tam anlamıyla unutturmuştu. Güneş kaybolmak üzereydi. O yüzden hızla etrafı gezip, fotoğrafladık. Aslında orada yaşayan insanlar için sıradan bir yerdi Şafşavan. Evlerine girip çıkan insanlar, çarşılar, pazarlar. Bazen bir evin önünde fotoğraf çekilmek istiyorsunuz evin sahibi evden çıkıyor ya da evine girmek istiyor. Onların cephesinden bakıyorsunuz bir de olaya. Bizim için ne kadar ilgi çekici, her bir köşesini çekmek istediğimiz bir yer olsa da o insanların günlük yaşantılarına, rutinlerine, mahremlerine saygı duymalıydık.  Şafşavan Fas’ta beni büyüleyen bir başka yerdi (Resim 15.1).

Resim 15.1: Mavi şehir Şafşavan.

Mavi şehri turladıktan sonra acıkmaya başladık. İnternet üzerinden methini duyduğumuz, güzel yemek yapan bir yer bulmuştuk. Kapanmak üzereydi ama rica ettik bizim için de sipariş alacaklardı. Burada kuskus yemeğinin de olduğunu öğrenince çok sevindik (resim 16). Çünkü gezi bitmek üzereydi ve biz hala kuskus yiyememiştik. Merakımız git gide artıyordu. Yan masada küçük bir tabakta kuskus olduğunu tahmin ettiğimiz bir yemek vardı. Masamız 6 kişilikti ve o tabak bize yetmeyecekti. 6 kişilik kuskus sipariş ettik. Yine de yetmeyeceğini düşünüp yanına da birkaç bir şey daha söyledik. Restorandın sahibi kadın kendi kendine söyleniyordu. Ne olduğunu anlamamıştık. Ortaya koca bir tabak kuskus gelince anladık ne olduğunu. Kadın bu kadar çok şeyi sipariş ediyorlar yiyemeyecekler israf olacak diyormuş bize. Yandaki küçük kuskus tabağına aldanmıştık. Porsiyonun büyüklüğünü hesap edemedik. Kuskusta öyle gözümüzde büyüttüğümüz gibi bir yemek değildi. Bulgurun üzerine bolca baharat serpilmiş. Üzerine haşlanmış sebzeler konulmuş. Genel olarak yemekler de pek fazla tuz yok. Bizim kısıra benziyor ama aynısı değil. Ne kadar zorlasak da tamamını bitiremedik. Şimdi bizim kısırımız olacaktı şurada. Ne yerdik ama diye düşündük kendi kendimize. Aslında güzel ve çirkin diye bir şey yoktu. Sadece damak tadı farkı vardı. Belki de bizim için çok lezzetli olduğunu düşündüğümüz bir yemeği Fas’ın yemek kültürü ile büyümüş birine tattırsak, o da kendi kültürünün yemeklerinin çok daha güzel olduğunu düşünecekti. Evet, yargılamak yoktu. Sadece anlamaya çalışmak vardı. Yol bize bunu öğretecekti.

Resim 16: Meşhur kuskus yemeği

En son durağımız Tanca şehriydi. Yeni ve modern şehirlerden. Tanca şehri fiziksel olarak bana İzmir’i anımsattı. Sahil kentiydi ve her tarafta palmiye ağaçları vardı. Dondurmalarımızı alıp Kordon’da yürür gibi gezeceğimizi umut ederken burada bizi kapalı ve yağmurlu bir hava karşıladı(Resim 17). Gezmeye bu kadar tutkun bir grup olarak Tanca’daki ilk işimiz Orta çağın en büyük gezgini İbn Batuta’nın kabrini ziyaret etmek oldu. Dünyayı gezmiş bu seyyahın kabri birkaç insanın ancak sığabileceği büyüklükte, karşılıklı evlerin olduğu dar bir sokağın başında inşa edilmiş son derece mütevazı bir yapıydı. Dünyayı gezme tutkusunun bize ilham olması dileğiyle İbn Batuta’nın kabrinden ayrıldık. Şehrin içinde biraz turladıktan sonra Spartel burnuna geldik. Burası Atlantik okyanusu ile Akdeniz’in birleştiği yer (Resim 18). Sağ taraf Akdeniz ilerisinde İspanya var. Sol taraf Atlas okyanusu. İki suyun birleştiği yer. Muazzam. Buraya kadar gelmişken okyanus balığı yemeden gitmek olmazdı. Grup halinde restoranda girdik. Önce bize kısaca okyanus balıklarını bir tabakta getirip tanıttılar. En lezzetlilerinin hangisi olduğunu söyleyip tavsiyede bulundular. Ülke olarak üç tarafımız denizlerle çevrili olabilirdi ama okyanus balığı türlerine yabancıydık nihayetinde. Seçimimizi yapıp balıklarımızı yedik. Ardından Herkül mağarasına doğru yola koyulduk (Resim 19).Tanca’da kuşkusuz benim için en önemli deneyim okyanus seyretmekti. Atlantik Okyanusu. Çocukluğumdan beri okuduğum macera kitaplarından etkilenmiş olmalıyım ki bir taraftan ürkütür bir taraftan da ilgimi çekerdi okyanus. Korsanların yol kestiği, kocaman gemilerin yol aldığı, dev dalgalara ev sahipliği yapan okyanus benim için hep bir merak konusuydu. Heyecanlanmıştım. Uçsuz bucaksız bir genişlikte dalgaları seyretmek(Resim 20). İşte buna değmişti.

Resim 17: Tanca şehri.
Resim 18: Atlantik okyanusu ve Akdeniz. Tarafını seç 🙂
Resim 19: Herkül mağarası.
Resim 20: Uçsuz bucaksız Atlantik Okyanusunu seyrederken.

Gezimizi sonlandırırken dönüş yolunda zihnimden şunları geçirdim. Fas zannettiğimden çok daha yeşil bir ülkeydi. İnsanları sıcak ve samimi. Burada Türkleri çok seviyorlar. Bunu Türk olduğunuzu anladıklarında insanların yüzlerine yayılan ifadeden bile anlayabiliyorsunuz. Dışarıdan fazlasıyla salaş görünen ama önünüze geldiğinde lezzetiyle şaşırtan et yemeklerini, mavi şehrini, meydanlarını seyrine doyamadığım Atlantik Okyanusu’nu hiçbir zaman unutmayacağım. Bir ülkeyi tanımak için pek çok yerini gezmeli, muhakkak ara sokaklarına girilmeliydi. Dünya bizden ibaret değildi. Başka kıtalarda bambaşka hayatlar vardı. Ayrıca yol demek sürprizlere açık olmak demekti.  Her an bir aksilik olabileceği gibi her an bir güzellikte dibinizde yeşerebilirdi. Başka bir coğrafya keşfetmek demek yargılamadan anlamaya çalışmak, önyargıları bir köşeye bırakmak ve nerede yaşarsak yaşayalım hepimizin ortak değerinin insan olmak olduğunu unutmamak demekti. Bakalım yol bize daha neler öğretecekti.